Hz. Asım bin Sabit (Radıyallahü Anh)

ARILARIN KORUDUĞU SAHABE ASIM BİN SABİT

Hz. Âsim bin Sabit, Rasûlüllah (sav)’i görmüş ve ona iman etmiş bir İslam inkılapçısıdır. Ashab-ı Kiram’ın muhariblerden olan Âsım’ın, babası Sabit, künyesi Ebû Süleyman’dır. Annesi Şemûs binti Ebî Âmir’dir. Doğum tarihi tam olarak belli değildir.

Asım, hicretten önce iman etmiştir. Ensardan, yani Medinelidir. Asr-ı saadette kütür ve şirk karanlıklarından kurtulup, İslam numna kavuşanların hayatlarında, tamamen bir değişiklik oluyor ve eski hayatlarıyla alâkalı her şeyi terk ediyorlardı. Müslüman olmadan önceki hayatlarını hatırlatan bir hâdise onlara büyük bir ızdırap veriyor­du. Bu durum Akabe bey’atmdan önce Müslüman olan Medîneli Âsim bin Sâbit’te de kendini göstermişti.

Âsim Müslüman olduktan sonra, hiç bir müşrike dokunmamaya ve müşriklerden hiçbirini de kendine dokundurmam aya karar vermişti. Bu kararında sabit olması için de devamlı olarak Allahû Teâlâ’ya duâ ediyor, yalvarıyordu.

Âsim bin Sâbİt Bedir savaşına katılmış, büyük kahramanlık göster­mişti. Peygamber efendimiz, Bedir gazasının gecesinde Ashâb-ı kirama nasıl harp edileceğini, harpte hangi usûlü takip edeceklerini sordu. Âsim bin Sâbit eline yayı ve oku alarak dedi ki:

“Yâ Rasûlallah, Kureyş kavmi 100 metre veya daha yaklaştıkları zaman yayla okları kullanırız. Kureyşliler, bize taş yetişecek kadar ya­kınımıza geldikleri zaman taşla mücâdele ederiz. Mızrak yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman, mızrak kırılıp parçalanmcaya kadar mızrak­la mücâdele ederiz. Kırılınca mızrağı bırakır, kılıçlarımızı sıyırır ve kılıçla çarpışmaya tutuşuruz.”

Peygamber efendimiz (sav) bunu beğendiler ve buyurdular ki;

“Harbin îcâbı budur. Bu tarzda çarpışılması lâzımdır. Çarpışan ve vuruşan Asim’m çarpışması gibi çarpışsın!”

Bedir harbi bu şekilde yapıldı ve meleklerin de yardımıyla Allahû Teâlâ zafer ihsan eyledi. Âsım bin Sabit bu gazada Kureyş’in ileri gelen­lerinden Ukbe bin Muayt’i öldürdü. Bu Ukbe Mekke’de Peygamberimizi boğmaya kalkmış ve hayatına son vermek için çalışmış azılı müşriklerden idi.

Peygamberimizin hicreti üzrerine:

“Ey Kusvâ (Peygamberimizin devesinin adı) adındaki devenin binici­si! Hicret edip bizden uzaklaştın. Fakat pek yakında beni atlı olarak kar­şında göreceksin. Mızrağımı size saplayıp onu kanınızla sulayacağım. Kı­lıçla hiç örtülü yerinizi bırakmayacağım,” ma’nâsma gelen beytler söyledi.

Peygamberimiz onun bu sözlerini işitince:

“Allah’ım! Onu yüzü koyun, burnunun üzerine düşür!” diyerek duâ etti.

Ukbe bin Ebi Muayt, Bedir’de Cureyş ordusunun yenildiğini anladığı zaman, kaçıp kurtulmak için atını sürdü. Fakat hayvan hiçbir şey yokken birden ürkmüş ve Onu yere vurmuştu. Rasûlullah’ın duası gerçekleşmişti. Abdullah bin Seleme de onu esir etmişti.

Peygamberimiz Âsim bin Sâbit’e Ukbe’nin cezalandırılmasını emretti. Ukbe dedi ki:

“Yazıklar olsun sana ey Kureyş cemâ’atı. Şunlar arasında neden bir tek ben cezalandırılıyorum?” Peygamberimiz buyurdu:

“Allah ve Rasûlüne olan düşmanlığından dolayı cezalandırılıyorsun.”

“Yâ Muhammedi Kavminden.herkese yaptığını bana da yap. Onları öldürürsen beni de öldür. Onlara emân verirsen bana da emân ver. Onlardan kurtulmaları için para alırsan, onlar gibi benden de al. Yâ Muhammedi Sen beni öldürürsen, küçüklere kim bakacak?

Onları Allah’a bırak. Ey Âsim git onun cezasını ver!”

Asım bin Sabit gidip Ukbe’nin cezasını verince Peygamberimiz buyur­du ki:

“Vallahi; Allahı, Rasûlünü ve Kitabını inkâr eden,, Peygamberini işkenceden işkenceye uğratan senden daha kötü bir adam bilmiyorum.”

Âsim bin Sabit, Uhud’da da bulundu ve Rasûlüllah (sav)’ın has okçu­larından idi. Bu savaşta Rasûlüllah (sav)’ın yanından bir an bile ayrıl­mayan, O’nunla beraber sebat eden bahtiyarlardandı. Bu gazada müşrik­lerin sancaktarlarından Müsâfi bin Talhâ ile kardeşi Haris bin Talhâ’yı ok ile öldürdü.

Bunların anneleri Sülâfe binti Sa’d, Hz. Âsım’ın kafatasından şarap içmeyi nezrederek yemîn etti ve Onun başını kendisine getirene yüz deve vermeyi vaad etti.

Uhud savaşında bazı yakınları ölen müşrikler de, Müslümanlardan bunların intikamını almak istediler. Alçakça bir plân hazırladılar. Hemen de plânı tatbike koydular. Bu maksatla bir heyet Medîne’ye giderek Rasûlullahm huzuruna çıkıp ricada bulundular:

“Yâ Rasûlallah! Bizim kabilelerimiz, İsîâmiyeti kabul ettiler. Yalnız Kur’ân-ı Kerîm öğretmenine ihtiyâcımız var. Lütfen bize; İsîâmiyeti, Kur’ân-ı Kerîm’i öğretecek kimseler yollar mısınız?”

Sevgili Peygamberimiz kendilerine, 10 kişilik bir öğretmenler heyeti yolladılar. Başlarında, Âsim bin Sabit hazretlerinin bulunduğu bu heyette, Mersed bin Ebî Mersed, Hâlid bin Ebî Bükeyr, Hubeyb bin Adiy, Zeyd bin Desinne, Abdullah bin Târik, Muattib bin Ubeyd de bulunuyordu.

Bu öğretmenler kafilesi, geceleri yürüyerek, gündüzleri gizlenerek Hüzeyl kabilesi topraklarında, Reci’ suyu başında, seher vakti konak­ladılar…

Bu sırada yanlarında bulunan Adal ve Kare kabilesi heyetinden biri, bir bahane ile yanlarından ayrıldı. Hemen Lıhyanoğularına gidip haber verdi.

Çok geçmeden kafilenin etrafı sarıldı. 200’den fazla silâhlı eşkıya ora­daydı. “Bize öğretmen lâzım!” diyenler, çekip gittiler. O güzide Müslümanları, eşkiyâ ile karşı karşıya bıraktılar…

Lıhyanoğulları mensupları, esir ticâreti ile geçinirlerdi. Bu sebeple, 

“Teslim olun! Canınızı kurtarın!” teklifinde bulunuyorlardı. Asıl niyetleri onları Mekke’de köle olarak satmaktı. Böylece çok para kazanacaklardı. Çünkü Mekkeli müşrikler kendilerine demişlerdi ki:

“Yakaladığınız her Müslüman için, değerinden fazla para öderiz!”

Bunu Müslümanlar da duymuşlardı. Âsim bin Sabit, Mersed bin Ebî Mersed ve Hâlid bin Ebî Bükeyr:

“Hiç bir zaman müşriklerin ne sözlerini, ne de akidlerini kabul ederiz, diyerek müşriklerin tekliflerini reddettiler.” Asım bin Sabit dedi ki:

“Ben hiçbir zaman müşriklere el sürmemeye ve müşriklerden hiçbirini de kendime dokundurmamaya karar vermiştim. Onların sözlerine kanarak kâfirlere teslim olmam.” Sonra ellerini açarak şöyle duâ etti:

“Allahım! Peygamberini durumumuzdan haberdâr et!”

Allahû Teâlâ, Hz. Âsım’ın duasını kabul buyurdu ve Resûlüllah efendimiz onlardan haberdar oldu.

Asım bin Sabit müşriklere haykırdı:

“Biz ölmekten korkmayız! Çünkü dînimizde basiretliyiz. Ölünce şehîd olur Cennete gideriz!” Müşriklerin ileri gelenlerinden Süfyân bağırdı:

“Ey Asım, kendini ve arkadaşlarını zayi etme, teslim ol!” Asım bin Sabit ok atmak suretiyle cevap verdi. Ok atarken:

“Ben güçlüyüm hiç eksiğim yok. Yayımın kalın teli gerilmiştir. Ölüm hak, hayat boş ve geçicidir. Mukadderatın hepsi başa gelicidir. İnsanlar er-geç Allahû Teâla’ya rücû edicidir. Eğer ben sizinle çarpışmazsam anam üzüntüsünden aklını kaybeder, ma’nâsmda şiirler söylüyordu.”

Hz. Asım’ın sadağında yedi ok vardı. Attığı her ok ile bir müşriki öldürdü. Oku bitince birçok müşriği mızrağıyla delik deşik etti. Öyle bir an oldu ki mızrağı da kırıldı. Hemen kılıcını sıyırdı, kınını kırıp attı. Bu, “Ölünceye kadar döğüşeceğim, teslim olmayacığım” manâsına gelirdi. Sonra da şöyle duâ etti:

“Allahım! Ben bugüne kadar senin dînini koruyup hıfzettim, sakladım. Senden bu günün sonunda, benim etimi, vücudumu koruyup, hıfzetmeni niyaz ediyorum. Çünkü Uhud’da öldürdüğü iki kardeş olan Haris ve Müsâfi’ bin Talhâ’nın anneleri Hz. Âsım’ın kafatasından şarap içmeye yemîn etmiş ve kafasını getirene yüz deve vermeyi vaad etmişti. Müşrikler bunu biliyorlardı.”

Âsim bin Sâbit’in ve diğer Ashabın Allah Allah nidaları, dağları inleti­yordu. İkiyüz kişiye karşı on mücâhid ölesiye çarpışıyor, yanlarına yak­laşanlar yaptıklarının cezasını görüyorlardı. Asım bin Sabit en sonunda iki ayağından yaralanıp yere düştü. Kâfirler, Âsim bin Sâbit’ten o kadar korkmuşlardı ki yere düşünce bile yaklaşamadıkları için uzaktan ok atarak şehîd ettiler.

O gün orada mevcut bulunan on sahabeden yedisi şehîd oldu, üçü esir edildi. Lıhyanoğulları Sülâfe binti Sa’d’a satmak için Âsim bin Sâbit’in başını kesmek istediler. Fakat Allahû Teâlâ, Hz. Âsim bin Sâbit’in duasını kabul buyurdu ve mübarek cesedine müşrikler el süremediler.

Allahû Teâlâ bir arı sürüsü gönderdi. Bulut gibi Âsim bin Sâbit’in üzerinde durdular. Hiç bir müşrik yanına yaklaşamadı.

“Bırakın akşam olunca arılar onun üzerinden dağılır, biz de başını alırız,” dediler.

Akşam olunca Allahû Teâlâ hiç bulut yok iken bir yağmur gönderdi. Görülmemiş bir yağmur yağdı. Sel geldi ve Âsim bin Sâbit’in cesedini alıp götürdü. Cesedin nerede olduğu bilinemedi. Ne kadar aradılarsa da bulunamadı. Bunun için müşrikler Âsim bin Sâbit’in hiçbir yerini kesm­eye muvaffak olamadılar.

Lıhyanoğulları, Hubeyb bin Adî ile Zeyd bin Desinne’yi Mekkelilere sattılar. Onlar da bu iki sahâbîyi asarak şehîd ettiler.

Arıların, Âsım’ı korudukları hâdisesi zikredildiği zaman Hz. Ömer buyurdu ki:

“Allahû Teâlâ elbette mü’min kulunu muhafaza eder. Âsim bin Sabit, sağlığında müşriklerden nasıl korundu ise Allahû Teâlâ da ölümünden sonra onun cesedini muhafaza edip müşriklere dokun­durmadı.”

Bunun için Âsim bin Sabit anılırken, “Hamiyyü’d- Debr Anların koruduğu kimse” diye anılırdı. [86]

Bu dünyada Allahû Teâla’nın dinine sahip çıkanlara Allahû Teâla da sahip çıkar. Allahû Teâla’nın sahip çıktığı kimselere, münkir ve müşrik zorbaların gücü yetmez. Allahû Teâla dostlarına ikramda bulunur. Onun ikramı ve yardımı muhteliftir. Yeter ki mü’min onun ikramına layık olsun.

 

Kaynak : [86] Siretü İbn-i Hişam: 2/17İ; El- Bidayi Nihaye/İbn-i Kesir: 4/22; Suverun Mir. Hayatü’s Sahâbe/Abdurrahman Ref’at el- Başa: 6/21-33, Beyrut/ty; Hilyetü’l Evliya: 1/110-111

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.